Son dönemde Ortadoğu'daki jeopolitik dengelerin değişmesi, ABD ve İsrail'in İran üzerindeki operasyonlarını hızlandırmasına neden oldu. Uzun süredir devam eden gerginlikler, yeni bir seviyeye ulaştı ve bu durum, dünya genelinde dikkatleri üzerine çekti. Peki, bu aşamaya nasıl gelindi? Ve süreçte görüşmelerin devam edeceği yönünde sinyaller var mı? İşte detaylar.
İran ve Batılı ülkeler arasındaki gerilim, 1979 İslam Devrimi’ne kadar uzanmaktadır. O dönemden beri, özellikle ABD ve İran arasındaki ilişkiler oldukça sorunlu bir seyir izledi. 2000’li yıllarda İran’ın nükleer programı, Washington ve Tel Aviv için büyük bir tehdit olarak görülmeye başlandığında, uluslararası arenada durumu değiştiren faktörler de ortaya çıkmaya başladı. İran’ın nükleer faaliyetleri ile ilgili endişeler, 2006 yılından itibaren daha görünür hale geldi. Avrupa Birliği ile yapılan müzakereler, çeşitli ekonomik yaptırımlar ve nihayetinde 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma (JCPOA), bu gerilimin geçici bir süreliğine azalmasına neden oldu. Ancak, 2018 yılında ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, bölgedeki tansiyonu yeniden artırdı.
İsrail’in, İran’ın nükleer programını bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirmesi, zamanla Tel Aviv’in askeri operasyonlarını artırmasına neden oldu. İki ülke arasındaki çatışmalar zaman zaman siber saldırılar ve suikastlarla da gündeme gelirken, ABD'nin bu süreçteki rolü ise vazgeçilmez hale geldi. Özellikle Trump yönetiminin “maksimum baskı” stratejisi, İran'ı yalnızca ekonomik olarak değil, askeri olarak da köşeye sıkıştırmayı hedefliyordu.
Son aylarda, ABD ve İsrail’in ortak tatbikatlarının artması ve operasyonel iş birliğinin güçlenmesi, İran'ın bölgede daha da izole edilmesine yönelik bir strateji olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte, İran'ın yanıt verme olasılığı, gerilimi artıran bir diğer faktör. Özellikle, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı ve İsrail’in işgal politikaları, İran’ı daha fazla provokasyona itebilir.
Ayrıca, ABD'nin Rusya'nın Ukrayna’da yürüttüğü savaştan sonra İran ile olan ilişkilere yeniden yön vermesi, Tahran’ın yanı sıra diğer bölgesel aktörler üzerinde de baskı oluşturma potansiyelini artırıyor. Özellikle Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin İran’a karşı olan tutumları, ABD’nin stratejisinin merkezine entegre edildi. Bu da bölgedeki dinamikleri daha karmaşık bir hale getiriyor.
Peki, tüm bu gelişmeler ışığında görüşmelerin devam etme olasılığı nedir? Birçok analist, ABD’nin İran ile müzakere masasına geri dönmesi gerektiği görüşünde. Ancak, özellikle ağırlıklı olarak nükleer program üzerindeki baskılar ve İran’ın bölgede yayılmaya çalıştığı gibi algılanan stratejileri, müzakerelerin önünde ciddi engeller oluşturmaktadır. Gelecekte nasıl bir yol haritası çizeceği ise belirsizliğini koruyor.
Çok taraflı müzakerelere dönüş, hem bölge için hem de global güvenlik açısından kritik bir öneme sahip. Ancak hem ABD hem de İran’ın iç siyasi dinamikleri, herhangi bir anlaşmanın sağlanabilirliğini etkilemektedir. Örneğin; İran’daki iç politikada yükselen radikal görüşler, dış politikada daha sert bir tutum benimsemeye zorlayabilir. Öte yandan, seçim dönemleri ve içe kapanma gibi faktörler, ABD’nin de mevcut stratejilerini etkileyecektir.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in İran üzerindeki operasyonları bölgedeki güç dinamiklerini etkileyen en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor. Gözler, taraflar arasındaki olası müzakerelerin temel dinamiklerinde. Uluslararası alanda nasıl bir denge kurulacağı ve gelişmelerin hangi yöne evrileceği ise önümüzdeki günlerde daha net bir şekilde anlaşılabilecektir.